İnsan, sevdiğini söyler.
Fakat sevgi dediği şey gerçekten sevgi midir?
Yoksa yalnızlığın karanlık kuyusuna düşmemek için uydurduğu zarif bir yalan mı?
Belki de kadın ve erkek arasındaki ilişki, iki ruhun birleşmesinden çok daha eski ve daha karanlık bir hikâyedir. Belki aşk dediğimiz şey, mağara duvarlarına çizilmiş ilk korkuların modern dünyadaki yankısından başka bir şey değildir.
İnsan yalnız doğar.
Yalnız ölür.
Ve bu iki sessizlik arasına ilişki adını verdiği köprüler kurar.
Fakat çoğu zaman o köprüler karşı kıyıya ulaşmak için değil, uçurumu görmemek için inşa edilir.
Bir erkek bir kadına baktığında onu sevdiğini söyler.
Bir kadın bir erkeğe baktığında onunla bütünleşmek istediğini söyler.
Fakat derinlerde, görünmeyen bir yerde, başka bir oyun oynanmaktadır.
Nietzsche'nin sezdiği şey buydu.
İnsan sevgiyi bile fethetmek ister.
Sevdiğimiz kişiye yaklaşırken aslında onun ruhunda yer açmaya değil, onun dünyasında yer kaplamaya çalışırız.
Aşkın içinde şefkat kadar egemenlik arzusu da vardır.
Sarılmanın içinde bile sahip olma isteğinin gölgesi dolaşır.
Çünkü insan sevmekten çok, vazgeçilmez olmak ister.
Kadın erkeğin gözlerinde bir evren olmak ister.
Erkek kadının zihninde silinmez bir iz.
Ve bazen bu arzular o kadar büyür ki sevgi, iki insanın birbirine bakışı olmaktan çıkar; iki egonun sessiz savaşı hâline gelir.
İşte tam burada aşkın yüzü değişir.
Şiir sandığımız şey stratejiye dönüşür.
Sadakat dediğimiz şey korkunun başka bir ismi olur.
Fedakârlık ise bazen kaybetme endişesinin süslenmiş şeklidir.
Foucault olsaydı muhtemelen gülümserdi.
Çünkü ona göre insan ilişkileri yalnızca duygularla değil, görünmeyen iktidar ağlarıyla örülüdür.
Kim mesajı geç cevaplıyor?
Kim daha az ilgi gösteriyor?
Kim daha çok özlüyor?
Kim vazgeçmeye daha yakın duruyor?
Modern aşkın görünmez tahtında oturan kral, çoğu zaman en çok seven değil, en az ihtiyaç duyandır.
İnsanlar özgür olduklarını düşünürler.
Oysa çoğu zaman arzularının bile sahibi değildirler.
Çocukluklarından beri onlara aşkın ne olduğu anlatılmıştır.
Filmler göstermiştir.
Şarkılar fısıldamıştır.
Romanlar öğretmiştir.
Ve sonunda herkes kendi duygularını yaşadığını sanırken aslında başkalarının yazdığı bir senaryoyu oynar.
Bir erkek güçlü görünmeye çalışır.
Bir kadın ulaşılmaz olmaya.
Birisi koruyucu rolünü üstlenir.
Diğeri gizemli olmayı.
Ve yıllar sonra maskeler yüze yapışır.
Kimse gerçekten kim olduğunu hatırlayamaz.
Belki de aşkın en trajik tarafı budur.
İnsan sevdiği kişiye hiçbir zaman tamamen ulaşamaz.
Çünkü ulaşmaya çalıştığı şey zaten bir hayaldir.
Bir yüzün ardındaki başka bir yüzdür.
Bir ruhun içinde saklanan başka bir yalnızlıktır.
Sevdiğimiz insanı değil, onun hakkında kurduğumuz hikâyeyi severiz çoğu zaman.
Ve hikâyeler gerçekle karşılaşınca çatlamaya başlar.
İlişkilerin büyük kısmı ihanet yüzünden bitmez.
Gerçeğin ortaya çıkması yüzünden biter.
Çünkü gerçek, hayaller kadar zarif değildir.
Gerçek; dağınık, kusurlu ve acımasızdır.
Fakat belki de tam burada yeni bir kapı açılır.
Nietzsche'nin uçurum dediği yerde.
İnsan bir gün bütün romantik masallardan şüphe etmeye başladığında, ilk kez gerçekten sevebilme ihtimali doğar.
Çünkü artık karşısındaki kişiyi kurtarıcı olarak görmez.
Onu eksik yanlarını dolduracak yarım parça olarak da görmez.
Onu bir ihtiyaç değil, bir sır olarak görmeye başlar.
Ve sırlar sahip olunmak için değil, seyredilmek için vardır.
Belki aşk, iki insanın birbirine ait olması değildir.
Belki aşk, iki yalnızlığın birbirinin karanlığını fark edip yine de kaçmamasıdır.
Belki sevginin en saf hâli, "Sensiz yaşayamam" demek değil;
"Bütün hiçliğe rağmen seninle yürümeyi seçiyorum" diyebilmektir.
Çünkü sonunda ne kadın erkeğin boşluğunu doldurabilir,
ne erkek kadının.
İnsan ruhunda öyle odalar vardır ki anahtarı hiçbir sevgili taşımaz.
Ve gecenin en sessiz anlarında herkes o kapıların önünde tek başına kalır.
Belki aşkın gerçek yüzü de tam burada saklıdır.
İki insanın birbirini kurtarmasında değil.
Birbirinin kurtarılamayacağını anlayıp yine de yanında oturabilmesinde.