Bazı insanlar karanlıktan korkar. Bazıları ise karanlığın içinde kendine ait bir ev bulur.
Ben uzun zamandır geceleri seviyorum. Çünkü gece, dünyanın gerçek yüzünü saklamıyor. Gündüzleri insanlar birbirlerine aitmiş gibi davranıyor; sesler yükseliyor, sahte mutluluklar dolaşıyor, herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Fakat gece çöktüğünde bütün o gürültü geri çekiliyor. Şehir sessizleşiyor. Ve insan, kendi zihninin içinde yankılanan o derin boşluğu duymaya başlıyor.
Çoğu insan o sesi bastırır.
Ben dinledim.
Bazen saatler boyunca hiçbir şey yapmadan karanlıkta oturuyorum. Sokaktan geçen uzak bir arabanın sesi, duvara vuran soluk ışık, ağırlaşan hava… Ve o anlarda dünyanın görünenden çok daha farklı bir yer olduğunu hissediyorum. Sanki gerçeklik, insanların birbirine anlattığı hikâyelerin altında gizlenmiş başka bir katmana sahip.
İnsan bunu bir kez hissettiğinde artık eskisi gibi yaşayamıyor.
Çünkü bazı fark edişlerin geri dönüşü yoktur.
Uzun süre hayatın içinde anlam aradım. İnsanların tutkularını izledim. İnançlarını, korkularını, bağlılıklarını… Fakat ne kadar derine baktıysam, her şey o kadar yapay görünmeye başladı. İnsanların büyük kısmı gerçekten yaşadığı için değil; boşluk hissini bastırabilmek için hareket ediyor gibiydi.
Kimisi aşkın içine saklanıyordu. Kimisi başarıya. Kimisi Tanrı'ya. Kimisi kalabalıklara.
Ama gece olduğunda hepsi aynı sessizliğin içine dönüyordu.
Ben bunu insanların gözlerinde görmeye başladım.
Bazı bakışlar vardır; uzun süre konuşsa bile içinde hâlâ çözülmemiş bir karanlık taşır. İnsan bazen birinin gülüşünden bile ne kadar yalnız olduğunu anlayabiliyor. Çünkü ruh, kendini en çok saklamaya çalıştığı yerde ele verir.
Belki bu yüzden insanlardan uzaklaştım.
Kalabalıkların içinde bulunurken bile içimde görünmez bir kopuş hissediyordum. Sanki herkes aynı rüyayı görüyordu da ben çoktan uyanmıştım. İnsanların önem verdiği şeyler bana giderek daha sessiz, daha uzak ve daha anlamsız görünmeye başladı.
Ve bir noktadan sonra şunu fark ettim:
Hayatın merkezinde bizi bekleyen büyük bir cevap yoktu.
Evren sessizdi.
İnsan, sonsuz karanlığın içinde kısa süreliğine bilinç kazanmış bir varlıktan ibaretti. Ne yıldızların altında gizlenmiş kutsal bir anlam vardı ne de acılarımızı açıklayan görünmez bir düzen. Sadece zaman vardı. Sessizlik vardı. Ve insanın kendi zihninin içinde büyüyen o dipsiz boşluk…
İlk başta bu düşünce insanın içine soğuk bir korku bırakıyor.
Çünkü insan, anlamın yokluğuyla karşılaştığında kendi ruhunun derinliklerine düşüyor. Orada hiçbir alkış yok. Hiçbir yön tabelası yok. Sadece insanın kendisi var.
Ve herkes kendi içine bakabilecek kadar cesur değil.
Ben baktım.
Karanlığın içinde uzun süre yürüdüğünde insan değişiyor. Bazı şeyleri hissediş biçimi dönüşüyor. İnsanların fark etmediği ayrıntıları görmeye başlıyorsun. Sessizliklerin tonunu… Gecelerin ağırlığını… Bazı insanların içinde taşıdığı görünmez kırıkları…
Ve zamanla şunu anlıyorsun:
İnsan aslında en çok kendinden kaçıyor.
Bu yüzden dünya hiç durmadan konuşuyor. Gürültü üretiyor. Ekranlar, kalabalıklar, tutkular, bağımlılıklar… Çünkü insan sessiz kaldığında, kendi varoluşunun yankısını duyuyor.
O yankı herkesi rahatsız ediyor.
Beni etmedi.
Çünkü ben karanlığı kötülük olarak görmüyorum. Karanlık, insanın maskelerden arındığı yer. İnsan bazen yalnızca gecenin içinde gerçek yüzünü görebiliyor. Ve bazı ruhlar vardır; ışığın altında değil, gölgelerin içinde kendini tanır.
Belki de bu yüzden kendimi hiçbir yere ait hissedemedim.
Çünkü bazı insanlar dünyaya uyum sağlamak için değil, dünyanın ardındaki sessizliği hissetmek için doğuyor.
Ben artık kesin cevaplara inanmıyorum. Hayatın mutlak bir anlam taşıdığına da inanmıyorum. Ama yine de yaşamaya devam ediyorum. Yazıyorum. Düşünüyorum. Üretiyorum.
Çünkü insan bazen hiçbir şeye inanmadan da yaşayabiliyor.
Hatta bazen, ancak bütün yanılsamalar öldüğünde gerçekten yaşamaya başlıyor.
Ve belki de özgürlük tam olarak budur:
Hiçliğin içine yeterince uzun baktıktan sonra, karanlığın sana bakışından korkmamayı öğrenmek.