Bazen her şeyin asılsız bir ağırlıkla omuzlarıma çöktüğünü hissediyorum. Sokağın gürültüsü, insanların bitmek bilmeyen telaşı, o çırpınarak "bir şey olma" çabası… Hepsi, kocaman bir boşluğun üzerini örtmek için uydurulmuş ucuz birer tiyatro dekoru gibi geliyor. Gözlerimi kapatıp bu sahte perdeyi araladığımda ise o kaçınılmaz gerçekle baş başa kalıyorum: Hiçlik.
İnsanlar o devasa hiçlikten, anlamsızlığın o soğuk nefesinden ölesiye korkuyorlar. Hayatlarına peşinen bir anlam biçilmemiş olma ihtimali, onları uydurma masallara, sahte putlara ve içi boş ideallere sığınmaya itiyor. Oysa ben, bu anlamsızlığın sığ sularında boğulmak yerine, onun sunduğu o melankolik huzuru kucaklamayı seçiyorum. Çünkü anlamsızlık bir ceza değil; evrenin bize sunduğu en büyük ve taşıması en ağır özgürlüktür.
Zihnimde sık sık eski bir felsefenin o sarsıcı fısıltısı yankılanır: "Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar." Çoğu insan o uçurumun kıyısında durmaktan bile dehşete düşerken, ben o derin karanlığa gözlerimi dikmeyi öğreneli çok oldu. Uçurum bana baktığında, orada yalnızca kendi yansımamı görüyorum; tüm dayatılmış ahlak kurallarından, sahte iyiliklerden ve yapay cennet vaatlerinden arınmış, çırılçıplak bir zihin.
Nietzsche, yüzyıllar önce "Tanrı öldü" diye haykırdığında aslında gökyüzündeki bir figürden bahsetmiyordu; insanın kendi elleriyle yarattığı mutlak doğruların, evrensel anlamların ve sarsılmaz sanılan değerlerin çöküşünü müjdeliyordu. Eski tabletler kırıldı. Üzerinde yürüdüğümüz zemin yok oldu. Ve işte asıl güzellik tam da burada başlıyor: Üzerinde basacak bir zemin kalmadığında, düşmekten korkmanın da bir anlamı kalmaz.
Nihilizmi ve hiçliği kucaklamak, hayatı reddetmek değildir; aksine, hayatı tüm o ucuz makyajından arındırıp, onu olduğu gibi, tüm trajedisi ve çıplaklığıyla sevebilmektir. Bu bir teslimiyet değil, en saf isyandır. Eğer evrenin kendi içinde bir amacı yoksa, o amacı yaratacak olan yegâne kudret benim kendi irademdir. Kendi değerlerimi, bu hiçliğin tam ortasında kendi ellerimle var etmeliyim.
Bu ağır bir yük, evet. İşin melankolisi de tam olarak buradan doğuyor. Yol gösteren bir yıldızın, fırtınada sığınılacak bir limanın olmadığını bilmek, ruhun üzerinde karanlık bir gölge bırakıyor. Ama o gölgenin hemen içinde, kendi ateşini kendi yakan bir insanın asil gururu saklı. Hayatın kendi başına hiçbir anlamı yok ve tam da bu yüzden her bir an, sadece biz ona değer biçme cesaretini gösterdiğimiz için eşsiz bir sanat eserine dönüşüyor.
Kaderimi, tüm acısıyla, çelişkisiyle ve o devasa boşluğuyla seviyorum. Amor Fati…
Çünkü biliyorum ki; başkalarının uydurduğu sahte bir aydınlıkta göz kamaşması yaşamaktansa, kendi yarattığım gerçek bir karanlıkta yürümek çok daha asildir.
Kemal Dalkıran