Bazı geceler vardır.
Dünya uyur.
Sokak lambaları sarı bir yalnızlık gibi kaldırımlara dökülür.
Saatler ilerler.
Duvarlar sessizleşir.
Ve insan, birdenbire kendi hayatının içinde misafir olduğunu hisseder.
İşte o anlarda, ruhunun derinliklerinden eski bir kapı aralanır.
Ve içeriden biri sana bakar.
Onu tanımazsın.
Fakat onun seni tanıdığını hissedersin.
Çünkü o, sen doğmadan önce de oradaydı.
Adını koyamadığın bütün özlemlerin içinde.
Çocukken gökyüzüne bakıp neden hüzünlendiğini anlayamadığında.
Kalabalıkların ortasında sebepsizce yalnız hissettiğinde.
Bir şarkıyı ilk kez dinleyip yıllardır tanıyormuş gibi ürperdiğinde.
Hep oradaydı.
Sessizce.
Bekleyerek.
İnsanlar ona isim vermez.
Çünkü insan, isim veremediği şeylerden korkar.
Bu yüzden ona kader derler.
Ruh derler.
Vicdan derler.
Sezgi derler.
Oysa bütün bu isimler, karanlıkta duran bir gölgenin üzerine örtülmüş ince kumaşlardan ibarettir.
Hakikat daha derindedir.
İnsanın içinde yaşayan bir yabancı vardır.
Ve hayat boyunca en çok ondan kaçarız.
Çünkü insanın en büyük korkusu bilinmeyen değildir.
Kendisidir.
Bir gün aynanın karşısına geçersin.
Yüz sana aittir.
İsim sana aittir.
Anılar sana aittir.
Fakat gözlerinin derinliklerinde duran şey tanıdık gelmez.
Sanki uzun zamandır başkasının hayatını yaşamışsındır.
Sanki yıllardır sana verilen rolleri oynuyorsundur.
Evlat.
Sevgili.
Eş.
Dost.
Patron.
Müşteri.
Vatandaş.
Fakat bütün bu maskelerin altında duran kişinin kim olduğunu hiç sormamışsındır.
Çünkü dünya cevapları sever.
Soruları değil.
İnsanlara ne düşünecekleri öğretilir.
Nasıl yaşayacakları öğretilir.
Neyi arzulayacakları öğretilir.
Neyden korkacakları öğretilir.
Fakat kimse dönüp şu soruyu sormaz:
"Bütün bunların altında duran kişi kim?"
Belki de insanın gerçek trajedisi burada başlar.
Kendini kaybettiği gün değil.
Kendisini hiç aramadığı gün.
Çünkü bazı kayboluşlar vardır ki fark edilmez.
Bir geminin fırtınada batması gibi değil.
Bir yıldızın yavaş yavaş sönmesi gibidir.
Sessiz.
Görünmez.
Ve geri dönüşsüz.
Bazen içine açıklayamadığın bir özlem çöker.
Ne bir insana aittir.
Ne bir şehre.
Ne geçmişe.
Ne geleceğe.
Sanki ruhun unutulmuş bir şeyi hatırlamaya çalışıyordur.
Ama neyi unuttuğunu çıkaramazsın.
İşte o an içindeki yabancı sana en çok yaklaşmıştır.
Çünkü onun dili kelimeler değildir.
Onun dili özlemdir.
Belki de bu yüzden insanlar gökyüzünü seyretmeyi sever.
Yıldızlar güzel olduğu için değil.
Kendilerine benzediği için.
Bak.
Evrenin kendisi bile bir yalnızlık hikâyesidir.
Gezegenler boşluğun içinde sürüklenir.
Yıldızlar kendi sessizliklerinde yanar.
Galaksiler birbirlerine ulaşamayacak uzaklıklarda döner.
Belki insan geceleri göğe baktığında bu yüzden hüzünlenir.
Çünkü ruhunun kaderi ile evrenin kaderi arasında görünmez bir akrabalık vardır.
İkisi de bir eve dönmeye çalışır.
Fakat o evin nerede olduğunu bilmez.
Eski bilgeler bazı hakikatlerin yazılmadığını söylerdi.
Çünkü her gerçek her insana söylenemezdi.
Hazır olmayan biri için hakikat, özgürlük değil felaketti.
Belki insanın içindeki yabancı da böyledir.
Onu gerçekten görmek cesaret ister.
Çünkü onu gördüğün anda, yıllardır inandığın bütün hikâyeler çatlamaya başlar.
Başarı hakkında anlattıkların.
Mutluluk hakkında anlattıkların.
Kim olduğuna dair anlattıkların.
Hepsi.
Bir duvar gibi yıkılır.
Ve geriye yalnızca sessizlik kalır.
İnsan o sessizlikten korkar.
Bu yüzden sürekli gürültü üretir.
Telefonlar.
Televizyonlar.
Sosyal medya.
Kalabalıklar.
Sonsuz meşguliyetler.
Çünkü durduğu anda duyacağı bir ses vardır.
İçindeki yabancının sesi.
Ve o ses yıllardır aynı soruyu sorar:
"Neden kendinden kaçıyorsun?"
Belki de insanın bütün yaşamı bu sorunun etrafında döner.
Bazıları servet biriktirir.
Bazıları ün peşinde koşar.
Bazıları aşkın içine saklanır.
Bazıları inançların.
Fakat çoğu zaman bütün bu yollar aynı yere çıkar.
Kendinden uzaklaşmaya.
Oysa içindeki yabancı senden hiçbir şey istemez.
Ne başarı.
Ne zafer.
Ne kanıt.
Ne alkış.
O yalnızca bekler.
Sen bütün maskelerinden yorulana kadar.
Bütün kaçış yollarını tüketene kadar.
Ve belki bir gün, hayatın en sessiz anında, onunla nihayet karşılaşırsın.
O zaman anlarsın.
Yabancı sandığın şey aslında yabancı değildir.
Yabancı olan, yıllardır kendin sandığın kişidir.
Ve belki ölüm geldiğinde senden ne kadar kazandığını sormayacaklar.
Ne kadar sevildiğini.
Ne kadar güçlü olduğunu.
Belki yalnızca tek bir soru kalacak geriye:
"Bunca yıl boyunca hanginiz yaşadı?
Sen mi?
Yoksa senden geriye kalan maskeler mi?"