İnsanın en büyük yanılgılarından biri, karanlıkta elinden tuttuğu kişinin, aydınlığa çıktığında o eli minnetle sıkacağını sanmasıdır. Oysa birinin enkazını kaldırmak, çoğu zaman o enkazın altında kendi ruhunu bırakmayı göze almaktır. Bir damla gözyaşı akmasın diye kilometreleri hiçe saymak, aylarca uykusuzluğu yorgan yapmak basit bir eylem değil, ağır bir ruhsal adanmışlıktır. Ve bu adanmışlık, kalbini bir başkasına hesapsızca açanların boynuna dolanan en onurlu ama en ağır vebaldir.
Fakat trajedi tam da o iyileşme anında başlar. Ayakları yere basan, o karanlık kuyudan çıkıp yeni bir düzene adım atan insanın ilk yaptığı şey, ona o kuyuda merdiven olanı yitirmektir. Çünkü fedakârlık yapan kişi, o insanın en zayıf, en maskesiz halinin şahididir. Ve sığ ruhlar, bu zayıflığı hatırlatan o dürüst aynaya bakmaya hiçbir zaman tahammül edemezler.
Bunun yerine, kendilerini hiç tanımayan yabancıların alkışlarına koşarlar. Sosyal medyanın o sahte vitrininde bedensel bir sergiye çıkmak, geçmişin küllerini eşeleyip bitmiş hikayelerdeki o eski yüzleri yeniden sahneye davet etmek... Bu bir özgürlük ilanı değil, doymak bilmez bir onaylanma açlığının, devasa bir içsel boşluğun en zavallı çığlığıdır. Derin ve gerçek bir bağı omuzlayacak çapı olmayanlar, çareyi her zaman o ucuz parıltılarda, en kolay elde edilebilir ilgilerde ararlar.
Sonra, hiçbir şey olmamış gibi uzatılan o zehirli dal gelir: "Arkadaş kalalım." Bu, sevgisiyle bir dağı yerinden oynatmış, gecesini gündüzüne katmış bir yüreğe edilebilecek en büyük hakarettir. Kendi vicdan azabını hafifletmek, ihtiyaç duyduğunda o güvenli limanı yine elinin altında bulmak için uydurulmuş bencilce bir konfor arayışı. Asil bir ruh, uğruna her şeyi göze aldığı bir hikâyede kenarda bekleyen bir figüran olmayı asla kabul etmez. O sefil teklifi duyduğu an, o masayı sessizce ama geri dönülmez bir şekilde devirip kalkmayı bilir.
Ve geriye sadece uzaktan izlenen o son kare kalır... Belli ki yeni bir hikâyenin ilk hevesiyle sergilenen o şakayıklar. Başkasının uykusuzluklarıyla, gözyaşlarıyla ve merhametiyle yeşertilmiş bir toprağa dikilen o emanet çiçekler... İnsanın canının yanmaması, göğüs kafesinde o daraltıcı boşluğu hissetmemesi imkansızdır. Bir haksızlığı sindirmenin, o şakayıkların ardındaki ucuzluğu zihinden söküp atmanın ağırlığı bazen nefes keser.
Aynı şehrin sınırları içinde nefes alıp, evrenin en uzak iki yabancısına dönüşmek... Ve bir sabah, o şehri sessizce terk etmek. Bir valize sadece eşyaları değil; kırılmış ama yere hiç düşmemiş bir onuru da koyarak o yola çıkmak. Giden bilir ki; ardında bıraktığı şey sevmeyi, vefayı ve bir insana yuva olmayı hakkıyla yerine getirmiş olmanın asil hüznüdür.
Geride kalan ise, hiçbir zaman tam anlamıyla doymayacağı o sahte kalabalıkların içinde, bir gün o şakayıklar solduğunda kendi gerçeğiyle yapayalnız kalmaya mahkumdur.
Kemal Dalkıran