İnsan ilişkileri, yalnızca aynı zaman dilimini paylaşmak veya aynı mekanda nefes alıp vermekten ibaret değildir; bu, tamamen ruhsal ve zihinsel bir mevcudiyet meselesidir. Birine fiziksel olarak bu kadar yakınken zihnen fersah fersah uzaklarda olmak, varoluşsal bir yoksulluğun en net, en acı göstergesidir.
Gerçek bir bağ; karşılıklı dikkat, derinlik ve özenle beslenir. Bu mevcudiyet ortadan kalktığında, geriye sadece içi boşalmış, anlamını yitirmiş ağır bir alışkanlık kalır. Bazı insanlar bir alanı yalnızca fiziksel olarak işgal ederler ama aslında ruhsal bir felcin içindedirler; verecek hiçbir şeyleri, paylaşacak bir damla derinlikleri yoktur. Size sunamadıkları o ilgi, sizin eksikliğinizden değil, tamamen kendi içlerindeki o devasa çoraklıktan kaynaklanır.
Ancak bir karakterin asıl çöküşü, maskeler düştüğünde ve yollar ayrıldığında sahneye çıkar. Bitişler... İnsanın kendi gerçeğiyle yüzleştiği, o derin ve sağır edici sessizliği dinlemek zorunda kaldığı anlar.
Kimileri bu sessizliğin içindeki o ince tınıyı duyar, asaletle kendi içine döner ve yaşadıklarını ağır bir olgunlaşma süreci olarak kabul eder. Kimileri ise içlerindeki o korkunç boşluğun yankısından ölesiye korkarlar. Kendi yalnızlıklarıyla, kendi zihinleriyle baş başa kalmaya cesareti olmayanlar için sessizlik, tahammül edilemez bir işkencedir.
Daha vedanın kelimeleri havada asılıyken, ayrılığın o ilk gününde apar topar geçmişin çoktan kapanmış, küflü kapılarına koşmaları tam da bundandır. Kendi başlarına ayakta duracak bir omurgaya sahip olmadıkları için, sırf var olduklarını hissedebilmek adına en ucuz, en kolay erişilebilir kalabalıklara sığınırlar. Bir veda sonrası acıyı veya boşluğu sindirme erdemini gösteremeyip, tükenmiş hikayelere ve eski sayfalara dönmek bir ilerleme değil, trajik bir gerilemedir. Bu, kendi anlamını bulamayan bir ruhun, en basit ve en sıradan olana kendi kendini sürgün etmesidir.
Bu telaşlı kaçış bir tercih değil, tamamen bir çap ve kapasite meselesidir. Yüksek bir dağın keskin havasını solumaya ciğerleri yetmeyenlerin, ilk fırsatta alışkın oldukları o sığ ve bulanık sulara dönmesi doğanın değişmez bir kanunudur. Onların kendi hiçliklerinden kaçmak için eski tanıdıklarda aradıkları o aceleci teselli, sadece izlemesi acınası bir zayıflık göstergesidir.
Bizler ise, hayatımızdan çıkanların ardından yas tutmak yerine, bizi ne kadar ucuz bir senaryodan kurtardıkları için yalnızca minnettar kalırız. Çünkü yaşanması gereken yaşanmış, görülmesi gereken tüm çıplaklığıyla görülmüştür. Olanı biteni kabul etmek ve kendi kaderini cesaretle kucaklamak, yalnızca derin ruhların harcıdır.
Zaman, kimin ileriye doğru sağlam ve sarsılmaz adımlar attığını, kimin ise korkuyla geriye koştuğunu daima gösterir. Bırakalım, kendi yalnızlığından korkanlar o tanıdık sığ sularda debelenmeye ve kendi sığlıklarında boğulmaya devam etsinler. Biz, hak etmeyene sunulmayan o asil sessizliğin içinde, kendi gerçeğimize çok daha güçlü ve uyanmış olarak yürümeye devam edeceğiz.
Kemal Dalkıran